4 Ağustos 2012 Cumartesi

AŞKTA ETİK ve ESTETİK SORUMLULUK


AŞKTA ETİK ve ESTETİK SORUMLULUK

Aşkı yaşamak hem büyük bir belâ hem de büyük bir fırsattır. Aşk insana bir âfet gibi gelebilir. Gece yarısı yer sarsılmış, duvarlar, tavan üstümüze çökmüştür! Elbette yaşadığımız aşksa, salt hormonal bir fırtına, romantik gaflet, karşılığı olmayan kendimize özgü düşlerden oluşmuş bir fantezi yumağı, tuhaf bir "erotomani" değilse! Bu sözlerimin aşka bir hakaret, bir entelektüel yukarıdan bakış, insanı tanımaktan âciz, soyut, tepeden inme ölçütlerle ortaya konmuş bir "karikatür" olduğunun farkındayım. Yine de aşkın "bir ölçüde" denetlenebilir (elbette büyük bir ustalıkla!) bir yaşam enerjisi olduğuna inanırım. Bu enerjiyi harekete geçirebilecek olanaklar geliştiğinde, insanın yeni bir yaşantılar bütünlüğünde yaşama fırsatı ortaya çıkar. "Dünya dönüşür." Bu aşk denilen, kesinlikle kendimizin dışına çıkmamızı gerektiren (en azından balkonumuza!) paylaşmalarla yaşanan, bir algılamala, duygulama, düşünme, eylemde bulunma bütünlüğü, olanaklarımızı keşfe yol açar! Bir anlama, kavrama, duyma, kısacası bir olma , oluş serüvenidir. Heideggerci bir terminoloji kullanırsak, varlığın bize kendini sunma biçimlerinden biridir, Heidegger böyle dememiş olsa da. Aşkla anlarız, biliriz, yaşarız, oluruz, oluşuruz. Bela olsa ne olur? Anlamak, başımıza bir yığın belalar açmaz mı? Aşkın sürüklediği bütünlük ( Gestalt !), bir travma anaforuna koyabilir bizi. Çaresizliği, ihaneti, vurdumduymazlığı, kabalığı, sığlığı yaşıyor olabiliriz. Tüm bunlar yaşadıklarımızdan devşirilmiş, sunulmuştur: İnsana, hayata dair işaretler taşır! İçimizde paylaşmaktan, paylaşamamaktan doğan olağanüstü bir yaşam enerjisi vardır. Dönüşüm ( Gestalt switch !) kapıdadır. Yoldadır. Dönüşümün yolda olmasıdır aşk. Aşık olup da yerinde sayanlara, daha "kötüye", daha "çirkine" gömülenlere duyurulur! Aşk enerjisi içimize "çökünce", ya da içimizde patlayınca aşkın sesi duyulur. (Ben böyle duyulduğunu düşünürüm aşkın sesinin! Sokrates'in Daymon'unun, cinin sesi gibi!) Üç buyruğunu önemli bulurum (En azından!): Aşk, âşıka şunları der:
1. İnsansın. Çaresizsin. Sınırlısın. Ölümlüsün. Çaresizliğini aşma olanaklarından biriyle karşı karşıyasın. Yaşama eşiğinde bulunduğun aşktır. Paylaşmayı deneyeceksin. Öğren. Yaşa. Antenlerini açık tut.
2.  Yaşayabiliyorsan, iki büyük sorumluluğun var aşkta. Aşkın sorumluluğudur. Bigâne kalanları yakar. İlki estetik sorumluluktur. Güzelleştirme sorumluluğu. Mâdem ki aşk, bir olanak, bir fırsat, bir tür tinsel ve tensel kayırmasıdır hayatın; bunun bedelini ödemelisin. Aşkın sana sunduklarına karşı borçlusun. Kime? İnsanlara. Hayata. Elbette sevgiline. Kendine. Nasıl güzelleştirilir aşk? Emekle, bilgiyle, estetik çabayla. Sonuçta bir yapıt, estetik bir yapıt çıkacaktır ortaya. Aşk denen insan yaratısı. Birlikte yarattığımız.
3. Aşk iki kişilik yalnızlık olamaz. Tüm insanlığa, insanlara karşı sorumludur. Sevgilide insanı severiz, insanlığı . Aşkın etik sorumluluğu aşk enerjisiyle insanlara vermemiz gerektiğini anımsatır bize. Aşk hem estetik hem etik ödevler verir bize: Sevgilini severek insanları sev. Kendi bencil dünyandan çık, duvarlarını yık. Birlikte dönüşümler yaşamayı öğren. Yarattığın aşk yapıtı, insnalığın estetik yaşantılar tarihinde yer alsın. İnsanların daha güzel, daha hakça bir dünyada yaşamaları için çaba göster. Çünkü aşıksın. Çünkü sorumlusun.
Çünkü borçlusun.Gönlünde aşk varsa,insanlara gönül borcun var.
Aşk kolay değil. Bir gün insanlar bu enerjiyi dönüştürmeyi öğrenecekler. Kendi içine kapalı topluluklarla sınırlı mistik bir yaşantı olmaktan çıkacak. Erotik görünümünü kazıyıp arkalarındaki insanı yakalamayı hiç değilse şimdikinden daha fazla insan öğrenecek.
Aslında kuşkularım çok. Yine insan, aşk adına bir yığın bayağılık yaşayacak. Uyanık romancılar, sanatçılar bu işten çok para, çok ün kazanacak. Olsun, yine de düşlerimize, umutlarımıza, beklentilerimize şimdilik karışan yok.

AHMET ÇANTA

ahmetcanta40@hotmail.com

31 Temmuz 2012 Salı

GODOŞU BEKLERKEN

GODO YU BEKLERKEN


Samuel Becket’in ünlü bir oyununun adıdır Godoyu Beklerken. İki kişinin arasındaki söyleşi boyunca oyunun sonuna kadar hep Godo beklenir. Ama oyun bitene kadar gelmez Godo. Oyunda bu bekleyiş irdelenir. İnsan ın bekleyişi, umudu irdelenir…
Pek çok yazar, yorumcu ve eleştirmen Godo hakkında kendilerine göre bir tahminde bulunmuşlar. II. Dünya Savaşı sonrası her tarafı yıkık dökük bir Avrupa sonrası yazılan bu eser, belki de insanoğlunun umudunu simgelemektedir. Godo herkese göre farklı farklı da olabilir… Hatta oyunun yazarı Samuel Becket’e sormuşlar Godo kimdir diye. O da “bilseydim oyunda söylerdim” demiş.
Oyun o kadar ünlenmiştir ki “Godoyu beklemek”, adeta “her yol Roma’ya çıkar” gibi herkes tarafından benimsenen bir deyim halini almıştır.
Hayatımızda hepimizin hep beklediği bir şey olmuştur… O bir şeye ulaşıldığında yetmemiş yeni bekleyişlere yelken açmışızdır. İçimizde duyduğumuz boşluktur bizi yeni bekleyişlere sürükleyen…
Ve, nerede duracağımızı bilmeden hep beklemekteyiz…
Acaba bu bekleyiş bizim itici gücümüzü mü oluşturmaktadır? İçimizde “mutlak gerçek”e doğru bizi bekleyişe yönelten bu beklemeler zinciri mi… Onun duracağı bir nokta yok mu?
“Gerçek Teorisi” diye bir teori vardır. Dikey bir çizgiyle Mutlak Gerçek” ifade edilir. İnsanoğlunun gelişmesi ve evrimi bu dikey çizgiye yaklaşan eğrilerle ifade edilir. Her buluş, her gelişme bizi biraz daha bu dikey çizgiye yaklaştırmaktadır. Ama teori devamla der ki o dikey çizgi kendine yaklaşıldıkça uzaklaşır!...
Acaba Sokrat’ın ünlü deyişindeki gibi (bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir), biz bildikçe bilmediğimiz daha çok şey olduğunu mu kavrıyoruz….
Ve, İsviçre’nin Fransa sınırı yakınındaki Cern laboratuarlarında halen devam etmekte olan yüzyılın deneyimi sonuçlarını beklerken  öğreneceklerimiz, daha hiçbir şey bilmediğimizi mi bize haykıracak… Devamla yeni bekleyişlere mi gireceğiz… Belki güzel olan bu. Sonsuza karşı açılan yelken.
AHMET ÇANTA

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Eğrileri doğrultmanın yolu, eğriyi tersine bükmekle mümkündür


İnsanı doğuran ana değil yaşam koşullarının kendisidir!

Ahmet çanta anasından  doğmamıştır keza.. onu doğuran yaşam koşullarının kendisidir)

Her anasından doğan insan olabilseydi  şimdi dünya insanla dolu olacaktı ve dünya da yaşanılır bir dünya olacaktı.

Kardeşlik  aynı anayı ve babayı paylaşmakla değil, aynı kaderi paylaşmakla mümkündür!

Eline el veren değil, koluna giren dostundur..Kol kola yürüyelim dost!

Dünyada yabancı insan yoktur olamaz da  sadece ,insana yabancı olan şeyler vardır..

Eğer , bir dava adamı isen birileri ile yola çıkıp yolunu yürüdüğünde yola çıktığın kişi yolda SIK SIK arkada kalıp arkana geçiyorsa.arkadan seni becermek içindir .. Yok eğer, önüne geçip seni arkada bırakıyorsa… bu işte yine bir  ibnelik  vardır( seni yüzüstü bırakacaktır) Yan yana, omuz omuza yürüyorsa. hiç çekinme  orada dostluk vardır doğru kişiyi seçmişsin demektir!



ahmet çanta

22 Haziran 2012 Cuma

Acılarından erken ölüyor insanlar

En büyük acılar, kaygılara döndü

Ölüm çanları kimin için çalıyor soran yok

Doğru insanların ömrü tükeniyor

Başına takılan çiçeklerden daha çabuk

Hasta olmadan ölüveriyor insanlar.

.W. Shakespeare (Macbeth’ten)


AHMET ÇANTA.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Zafere Dair











Zafere Dair

Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
dudaklarını kanatarak
dayanılmakta ağrıya.
Şimdi çıplak ve merhametsiz
bir çığlık oldu ümid...
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
Düşman haşin
zalim
ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız
- halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı -
ölüyor insanlarımız
- ne kadar çok -
sanki şarkılar ve bayraklarla
bir bayram günü nümayişe çıktılar
öyle genç
ve fütursuz...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı:
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı...

Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp
koparılacaktır...

Nazım Hikmet


ahmet çanta

24 Mayıs 2012 Perşembe

Kandırmak.





















Kandırmak istemem kendi kendimi,
Ama sisli yüreğimde hep bir kaygı var:
Bilmiyorum niçin bana : O Yesenin rezili..
Bilmiyorum niçin bana : O şarlatan diyorlar

Ne bir cani ne de bir haydutum ben,
Masumları kurşunla da dizmedim, dizdirmedim.
Yoldan geçenlere durmadan gülümseyen
Bir sokak serserisiyim o kadar.

Sabahtan akşamlara değin gezinmekteyim
Moskova yollarında muzip ve mağrur,
İnsan sevmeyen başıboş köpekler
Ayak sesimi işitir işitmez durur.

Kardeşçe başını eğip selamlar beni
Karşılaştığım her uyuz beygir.
Gönül yoldaşıyım tüm hayvanların.
Hastadır : Bir şiir yazarım iyileşir.

İstemiyorum hoşna gitmek kadınların,
Ahmakça kaygılarla çarpmamalı bu yürek.
Hüznümü boğmak üzre bana katırların
Önüne serpilmeye bir avuç arpa gerek.

Bambaşka bir düzenin kanunuyum ben.
İnsanlara da dostluk duymam asiyim.
Hazırım en güzel kravatımı hemen
Boynuna takmaya şu sersefil köpeğin.

Ancak böyle düzelir bulurum keyfimi,
Dağılır içimde sis, bir güneş doğar.
Ve işte bundan bana : O Yesenin rezili..
Ve işte bundan bana : O şarlatan.. diyorlar.

Sergei Alexandrowitsch Jessenin

ahmet çanta

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Öyle bir hayat yaşıyorum ki.




















Öyle bir hayat yaşıyorum ki ,
Cenneti de gördüm , cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayati en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki ,
Okudum okudum anlamadım.


Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedim ki “söz ver kendine”

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

Öyle bir hayat yaşadım ki ,
Son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım…

Friedrich Nietzsche

Ahmet  çanta