29 Mart 2014 Cumartesi

Sende mi dr-Mehmet bilet satarsın!!!!


Daha dün Caesar'ın bir sözü

Dünyadan daha ağır basardı.

Şimdiyse serilmiş yatıyor şurada,

Bir dilenci bile eğilmez olmuş önünde.

Ah kardeşler! Ben yüreklerinizi, kafalarınızı

Azdıracak, ayaklandıracak bir insan olsaydım,

Brutus'a da, Cassius'a da kötülük edebilirdim;

Ama, bilirsiniz, şerefli insanlardır onlar.

Onlara kötülük etmek istemem. Bir ölüye,

Kendime ve sizlere zararlı olmam daha doğru

O şerefli insanlara kötülük etmekten.

Ama bir yazı var, Caesar'ın mührü basılmış;

Çekmecesinde buldum; vasiyetnamesi Caesar'ın

Bunları halka okusam, ki hoş görün,

Hiç okumak niyetinde değilim;

Bir okusam bunları, halk doğru gider,

Yaralarını öperdi ölmüş Caesar'ın;

Mendillerini boyardı kutsal kanına.

Ne kanı, tek kılını dilenirdi saçlarının,

Anmak için Caesar'ı ve ölürken de

Değerli bir miras diye bırakmak için

Çocuklarına.





Sabırlı olun dostlarım, okumam doğru olmaz:

Sırası mı şimdi bilmenizin

Sizi ne kadar sevdiğini Caesar'ın?

Odun değil, taş değil, birer insansınız;

İnsan olarak dinleyince de Caesar'ın dileklerini

Tutuşur yürekleriniz, deliye dönersiniz

Bilmemeniz daha iyi,

Her şeyini sizlere bıraktığım.

Bilirseniz, neler, neler olur kim bilir!

Sabırlı olun, bekleyin biraz, ne olur!

Fazla ileri gittim, korkarım,

Size bu vasiyetnameden söz etmekle.

Bir zararım olmasından korkuyorum doğrusu

Caesar'ı bıçaklayan şerefli insanlara;

Korkuyorum gerçekten.

Anlaşıldı, zorla okutturacaksınız bana.

Öyleyse bir halka olun Caesar'ın çevresinde,

Göstereyim size bu dilekleri yazanı.

İnebilir miyim? İzin veriyor musunuz bana?

Yaş varsa gözlerinizde, hazır olun dökmeye;

Bu şalı hep bilirsiniz; ben hiç unutmam

Onu Caesar'ın üstünde ilk gördüğüm günü;

Bir yaz akşamı çadırındaydık:

Nervius'un ordularını yendiği gün.

Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius'un.

Şurasını ne hırsla yarmış Casca.

Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış!

Geri çekerken de lanetlik hançerini

Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar'ın kanı,

Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi

Gerçekten Brutus mu değil mi diye

Böylesine hoyratça vuran.

Çünkü, biliyorsunuz, Brutus

Koruyucu meleğiydi Caesar'ın.

Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu!

Aldığı yaraların en acısı bu oldu.

Vurduğunu görünce Brutus'un,

Nankörlük, hiyanetin kollarından beter,

Yıktı bitirdi onu, yarıldı aslan yüreği,

Kapayıp meşlahıyla yüzünü koca Caesar

Düştü Pompeius heykelinin dibine,

Kanlarının oluk oluk aktığı yere.

Ah, o ne düşüştü o, yurttaşlar,

Ben, sen, hepimiz düştük onunla

Ve en kanlı hiyanet geçti başımıza.

Elbet ağlarsınız böyle, duyuyorum içimde

Yüreklerinizin nasıl yandığını.

Rahmet damlaları bu döktüğünüz yaşlar.

Duygulu yürekler, sizleri ağlatan

Yaralı meşlahını görmek mi oldu yalnız?

Bir de şuraya bakın! Bakın, işte kendisi

Delik deşik olmuş ihanet hançerleriyle.

Dostlarım! Canım kardeşlerim! Sizi böyle birden

İsyana sürüklemiş duruma sokmayın beni.

Bu işi yapanlar şerefli insanlardır.

Yazık, bilmem neye kızıp da yaptılar bunu.

Akıllı, şerefli insanlar hepsi;

Elbet, haklı sebepler gösterirler size.

Ben yüreklerinizi çalmaya gelmedim, dostlar;

Ben bir söz ustası değilim, Brutus gibi;

Hep bilirsiniz, ben dostunu seven

Kaba saba bir adamım; bunu bildikleri için

İzin verdiler halkın önünde konuşmama.

Ne zekâm elverir, ne sözlerim, ne değerim,

Etkim, inandırma gücüm yeter

Halkın kanını azdırıp tutuşturmaya.

Ben içimden geleni söylüyorum düpedüz;

Sizin de bildiğiniz şeyler söylediklerim.

Canım Caesar'ın yaralarını gösteriyorum

Şu zavallı, güçsüz, dilsiz ağızları

Konuşturuyorum kendi yerime.

Ama ben Brutus olsaydım,

Ya da Brutus Antonius'un yerinde olaydı,

Öyle bir Antonius olurdu ki,

Akıllarınızı başlarınızdan alır,

Caesar'ın her bir yarasını bir dile çevirip

Roma'nın taşlarını yerinden oynatır,

Ayaklandırırdı sizi.

Dostlar, ne yapacağınızı bilmeden gidiyorsunuz;

Sevgilerinize nesiyle hak kazandı Caesar?

Ah bilmiyorsunuz bunu; şunu söylemeliyim size:

Vasiyet yazısı var dedim, unuttunuz.

İşte vasiyeti, Caesar'ın mühürüyle hem de.

Her Roma yurttaşına, her birine ayrı ayrı

Yetmiş beşer drahmi bırakıyor

Ayrıca Tiber kıyısındaki gezi yerleri,

Kendi bağları, bahçeleri, yeni fidanlıkları

Hep size kalıyor, size bırakıyor hepsini,

Size ve mirasçılarınıza dünya durdukça;

Hep birlikte gezip dolaşasınız,

Gidip dinlenesiniz diye oralarda.

İşte buydu Caesar. Bir daha gelir mi böylesi?

Şimdi bırak yürüsün.

Bir kez ayaklandın ya, ey Hınç.

Dilediğin yere git artık!


William Shakespeare , 1599

28 Mart 2014 Cuma

Geçip gitti ömrümden elli yıl
Geriye elli kaldı mı acep
Artık sonu belli bir yol
Söylemeye var mı dersin icap


Açıp kurudu gülün goncası
Yapragı bire düşen yoncası
Düşen düşe giden oncası
Söylemeye var mı dersin icap





Telleri teselli ediyor udun
Kayıp edene neylesin kadın
Yaşlılık deyince ömür adın
Söylemeye var mı dersin icap



Ne kelebek var ne narin sögüt
Gurbeti teskin etmiyor ögüt
Yazayım dedim iki satırla beyit
Söylemeye var mı dersin icap


Yanlızlık agacına konmuyor kuş
Nice yazlar geçti nice kış
Tırmanmakla bitmiyor yokuş
Söylemeye var mı dersin icip

ahmet çanta

5 Eylül 2013 Perşembe

Kadın ve tanrı.

Kdın ve tanrı.......
Tanrı : Şunu demek istiyorum; İnsanoğlu genel olarak bir canavardır, kendini egittiği ve düşündüğü oranda insan, eğitmediği ve düşünmediği oranda da hayvandır. Eğitimle iki şeyi kastediyorum. Birncisi: bieysel eğitim, yani ruhun eğitilmesi ve güzeleştirilmesi. İkincisi ise okul eğtimidir. Kadın’ın iç dünyası daha da karışık olduğu için ve vahşi arzularının kurbanı olduğu zaman da hata üzerine hata, iyilik yerine, kötülük yaparak yaşamda taribat’a sebep olur.

Madame, uzun boylu, kıvırcık saçlı, yeşil gözlü, beyaz tenli ve çok neşeliydi. Deyim yerinde ise, elini sallamadan ellisini kendine çekebilen cinstendi. Mutluluğun, Başkaları’nın mutsuzluğu üzerine kurulu olduğunu doğası gereği biliyordu. Ama bu Saltanat’ın pek uzun ömürlü olmayacağını da biliyordu ve buna rağmen bildiğinden geri kalmıyordu.


Kendisi hariç, herkes ona âşıktı. Kendi doğasını pek sevmiyordu. Bazen kendi kendine, ayna karşısında şöyle diyordu: “Ya bu erkekler gerçekten odun”, bende ne buluyorlar, anlamıyorum. Ben onları aldatıyorum, kandırıyorum, paralarını yiyiyorum, yuvalarını dağıtıyorum, gene de bana bayılıyorlar.  “Ben kimim gerçekten? Ben şeytan mıyım?“ deyip isyan etmediği zamanlar da olmuyor değildi yani.


Bu güzel, şık ve şarman Madame, bir gün yolda yürürken, hayranlarından Biri‘nin saldırsana uğrayarak, aldığı bıçak darbeleriyle kanlar içerisinde yere serilir. Yerde can çekişen Madam’ın beyaz teni, kanla sulanırken, yeşil gözleri de hala bu Dünya’ya doymadığını ifade eder gibi baka kalır.

Bedeni yerde olmasına rağmen, ruhu çoktan “öbür dünya“ya uçmuş ve Kendisi’ni Tanrı‘nın önünde bulmuştur. Tanrı bile bu yaratığı, ruh karşısında ayağa kalkarak, yumuşakça “madame, sizin için ne yapabilirim?“ diyerek, onu onure etmekten geri duramaz. Tanrı‘nın bu iltifatı karşısında, kendisine ait kadınlık üslubuyla Tanrı‘nın tam önünde dimdik durarak söyle dedi: “Size bir şey sorabilir miyim?

Tanrı: buyurun, sorun.
Kadın: Ben kimim?
Tanrı: Sen bir Kadın’sın.
Kadın: “Kadın“ ne demektir?
Tanrı: İç dünyası karışık ve dış dünyası mükemmel olan dişi bir varlık.
Kadın: Neden, beni böyle yarattın?
Tanrı: Mutlu olman için.
Kadın: Ben, ama hayatımda hiç mutlu olmadım; başkalarını mutsuz etmek sizce bir mutluluk mu?
Tanrı: Mutluluk, Başkaları‘nın mutsuzluğun‘dan geçmiyor mu? Yani, iki mutluluğun bir olması mümkün değildir, biri mutsuz iken, diğeri de buna karşın mutlu olmak zorundadır.
Kadın: Neden? Oysa ben mutlu iken, başkalarının da mutlu olmasını isterdim. Fakat ne yazık ki, her şey istediğim gibi olmadı. Bu yüzden ben de kendimi hiç sevmiyorum.
Tanrı: Sen, seni sevesin diye değil, başkaları seni sevsin diye yaratıldın.
Kadın: Evet bu doğru, herkes bana âşıktı. Ama ben onlara asla âşık olmadım; ben “sevgi“ adına onları hep kulandım ve acılara boğdum. İnsanlara acı vermek hoşuma gidiyordu ve bu anlamda yeni arayışlara giriyordum.
Tanrı: “Kadın“ zaten arayış demektir; elde olanı elden çıkarmak ve elde edilemeyeni de elde etmek, yani hep yeninin peşinden koşmak.
Kadın: Ama ben bu işlerde pek bir şey anlamadım ve sonu da kötü oldu.
Tanrı: Buna doyumsuzluğun ve aç gözlülüğün sebep oldu.
Kadın: Peki beni neden böyle duyumsuz bir varlık olarak yaratın?
Tanrı: Mutlu olabilmen için.
Kadın: Ama bu yıkımlara ve tahribatlara neden oldu.
Tanrı: Ruh‘ta ve beyinde gelişme kayıt etmeyen kadın, zaten yıkım ve tahribat demektir.
Kadın: Neden?
Tanrı: Ne ruhta ne de kendinde pek ilerleme yapamadın da ondan:
Kadın: Ne demek istiyorsun?
Tanrı: Şunu demek istiyorum; İnsanoğlu genel olarak bir canavardır, kendini eğittiği ve düşündüğü oranda insan, eğitmediği ve düşünmediği oranda da hayvandır. Eğitimle iki şeyi kastediyorum. Birincisi: Bireysel eğitim, yani ruhun eğitilmesi ve güzelleştirilmesi. İkincisi ise okul eğitimidir. Kadının iç dünyası daha da karışık olduğu için ve vahşi arzularının kurbanı olduğu zaman da hata üzerine hata, iyilik yerine, kötülük yaparak yaşmada tahribata sebep olur.
Kadın: Ama ben de mutsuzdum olanlar karşısında.
Tanrı: Yalan söylüyorsun. Sen arzu ettiğin her erkeği, mal u mülkü elde etmedin mi?
Sen kadınlığını kullanarak başkalarının acılarına neden olmadın mı?
İnsanlar senin yüzünden birbirine düşman kesilirken, sen başkalarıyla buluşmaya devem etmedin mi?
Sen kendini tatmin etmek için moral değerleri hiçe sayıp, göl kenarlarında, en serin ormanlarda doğanın diğer bütün canlılarının gözleri önünde, sabahlara kadar sevişmedin mi?
Kendi vahşi arzuların için doğurduğun çocukları bile görmemelikten gelerek, onların ölümüne neden olmadın mı?
Kiliseye gidiyorum diye, gidip çay bahçelerinde gönül eylemedin mi?
Sen bunlara hala mutsuzluk mu diyorsun?
Kadın: Mutsuzluğu anlayabilmem için, biliyorum ki, ben şimdi Cehenneme gideceğim, değil mi?
Tanrı: Sen, zaten cehennemsin, seni cehenneme gönderecek kadar deli değilim ben. Sen gider orayı da bozar “cehennemlikleri“ cennetlik yaparsın. Seni, cennete göndereyim de, bari orada bir işe yarayasın; çünkü cennettekilerin canı mutluktan çok sıkılıyor, yapacakları pek bir şey de yok, onlara mutsuzluk zevkini yaşatabilmen için, seni doğrudan doğruya cennette gönderiyorum.


Ahmet çanta

26 Temmuz 2013 Cuma

suç ve ceza

Suç ve ceza üzerine dostayevski o görkemli eserinde neyi anlatmaya çalışmıştır ki!

Toplumsallık eğilimi (içtimailik meyli), insanın yaşama zorunluğunun sonucudur. Toplum nasıl insan içinse, insan da öylece toplum içindir. Toplumunsa birtakım gerekleri vardır, işte bu gerekler, insanı töreye ve dine zorlar. Hayvan toplumlarında örneğin bir arının, toplumunu unutarak sadece kendi isteklerinin peşinden gitmeye başladığını düşünelim. Bilinçsiz içgüdüsü bu haylaz arıyı toplum yükümüne (mükellefiyetine) çağıracaktır. Çünkü, arılar yükümlü olmazlarsa kovan yaşayamaz. İnsan toplumlarında da bu yüküm insanı ödevine iter. Toplumsallık, insan varlığının en büyük parçasıdır. Suçunu sadece kendisi bilen, cezadan yakayı kurtaran bir katilin çektiği vicdan acısı; insanın kendi varlığına, kendi benliğine dönmek isteyişidir. Suçunu açıklarsa vicdan acısından kurtulacaktır, çünkü ödevini yerine getirmiş, benliğinin büyük parçası olan topluma dönmüştür. Toplum alışkanlığından doğan, içgüdülerin zorladığı bu ödevseverlik, insanı töreye ve dine götürür. Bu ödevseverlik, törenin ve dinin birinci kaynağıdır. Bu ödevseverlik iyice deşilirse, insanların korunma içgüdüsüne dayandığı görülür. İnsan, açıkçası, bu görevseverliğiyle kendisini korumakta, yaşama zorunluğuna uymaktadır. Bu kaynak, kişinin, iradesini iten bir kaynaktır. Bu kaynaktan gelen din ve töre, insanı koruyan bir din ve töredir.

ahmet çanta

21 Temmuz 2013 Pazar

Bu gece en hüzünlü siirleri yazabilirim
















Söyle diyebilirim : 'Gece yildizlardaydi 
Ve yildizlar, maviydi, uzaklarda üsürler'

Gökte gece yelinin söyledigi  sarkilar
Bu gece en hüzünlü siirleri yazabilirim

Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler
 Bu gece gibi miydi kucagima aldigim

Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler
Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim

Sevmeden durulmayan iri, durgun bakisli gözler
Bu gece en hüzünlü siirleri yazabilirim

Duymak yitirdigimi, ah daha neler neler
Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi

Çimenlere düsen çiy yazdigim bu dizeler
Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çikar
Ve o benimle degil, yildizlidir geceler

Yürek zor katlaniyor onu yitirmelere 
Bakislar sanki onu bana getirecekler

Böyle gecelerdeydi agaçlar beyaz olur
Artik ne ben öyleyim ne de eski geceler

Sesim ara rüzgari ona ulasmak için
Simdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler

Simdi kimbilir kimin benim oldugu gibi
Sesi, aydinlik teni, sonsuz uzayan gözler

Sevmiyorum dogrudur, yürek bu hala sever
Sevmek kisa sürdüyse unutmak uzun sürer

Bu gece gibi miydi kollarima almistim
Yüregimde bir burgu ah onu yitirmeler

Budur bana verdigi acilarin en sonu
Sondur bu onun için yazacagim dizeler

Pablo Neruda

ahmet çanta



















Düşünce insanların ve kaderin gözünden,
Aforozlular gibi, yapayalnız ağlarım;
İrkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden,
Bahtıma lanet okur; yüreğimi dağlarım;
Talihi yaver giden herkese gıpta eder,
Şu denli güzel olsam, dostlarım olsa derim;
Şunda sanata, bunda dehaya içim gider,
Oysa solda sıfırdır yapmak istediklerim;
Kendimden iğrenirken aklım sana doğrulup
Gönlüm kara dünyayı gerilerde bırakır,
Gün doğarken yükselen bir tarla kuşu olup
Cennet kapılarında kutsal ezğiler şakır;
Öyle bir sevğidir ki sevğini anmak bile,
Sultanlarla yer değiş deseler de nafile

William Shakespeare
ahmet çanta

19 Temmuz 2013 Cuma

Varoluş üzerine bir etüt ahmet çanta


 Varoluş bize özümüzün kendisini kazanmamız için verilmiştir. Varoluşun önceden
ileri sürülmüş bir özü var etmek için değil, onu , kendi seçimimizi belirlemek ve onunla birlikte olmak için müsade edildiği vakit bir anlamı olabilir. Biz, özü varoluşun olabilirliği diyecek yerde, var oluşu özün olabilirliği sayan varlık içinde kendi ebeddi yerimiz kendi özümüzü sevmek sayesinde tesbit ederiz.

Düşünme eylemini şuurdan asla ayrı bağımsız düşünemeyiz. Ben kimim, „ Ben ben miyim“ sorusunu sorduğumuzda düşünmeye başlamış oluruz. Görsel ve duyusal orğanlarımızla zihinsel dosyalarımıza depoladığımız bilgiler, bir benliğin sayesinde olabilir.
Bir çalı gülünün, yahut akasyanın ve olmadı, iğde çiçeğinin, bayğın kokusu çoğu kere o varlığın kendisini değil bizim kendi düşüncemizde hakimiyeti kuran tutkularımızı hatırlatır.
Yani ılık bir gece esnasında uykusunda uyandığımız bir baykuşun sesi, duyu tellerimizin elemine dokunduğunda hisseder ve çektiğimiz acıların hülyasına dalarak gönlümüzü seyir eyleriz. Diğer bir deyişle kanun taksimlerinde hicaz makamının uzaktan gelen derin bir sesin haz tellerimizi okşadığını duyarız.

Çoğu kez seyrine daldığım kendi hülyalarımda pencerenin dışındaki ağaca bakarak kendimi terketmekte ve birilerinin beni alıp benden götürmekte olduğunu ve kendime dönüş yaptığımda anlıyorum. Benim benden ayrılığımı bana onurla geri sunan, "ben" içindeki başka bir "ben" midir sahi? Bu soruyu sorduğumda ikizim yardımıma koşmakta: „ Sen ağaca bakarken bulutlardasın“ diye , cevap vermekte.
Dünya,bünye,künye ve hülya
Görsel ve duyusal orğanlarımızla zihinlerimizde tutarak harmanlayıp hafızamıza kayıt ettiğimiz sayılarca dosya bulunmaktadır, o dosyaları fakültelerimizde sınıflandırılarak numaralandırılmıştır. İhtiyaç duyduğumuzda çekip çıkarıyoruz şuurumuzla.
Zihinsel fakultelerimizde arşivlediğimiz birçok mirasi ve harisi ailemizin bize öğrettiği, yahut devletin bizi alıklaştırarak işlettiği yanılğılarımızı fark ederiz. Şuurumuzun varlığında şüphecilik, olduğu bilinir çoğu kez , şüphelerimiz, alıklaşmamıza karşı koyan şeytani yanlarımızdır.
Şeytan, sorğulamada ( şeyleri tanımakta) inandığımız ve dosyaladığımız bütün anlamsız bilgiler, karanlığın içinde doğan akılcı dürtü olan Tan’dır. Çoğu kez elimizdeki şekeri kandırarak almaya çalışan bir başka çocuğun kurnazlığına karşı koymamıza benzer bu durum.
Defalarca kendimizden ayrılıp hülyalarımıza daldığımız seyahatlerde geri dönebiliyorsak, buradaki benliğimiz, şuurlu benliktir. Eğer dönüşü yapmadan kendimizden ayrılmışsak benliğimiz yok olmuştur ama duyusunu yitirmiş bir bedenimiz vardir, benimiz yokturdur.
O bedenimizi, kimi seyircilerimiz için, çevremizde gülünç halini aldığını bir başka benler alğılar.
Yani, gerçek durumda dikkatimin dağıldığı ve yatışıtığı andan itibaren benden uzaklaşıp yok olmuşsa karanlıklarda bu da benim ölü benimdir ve canlı bedenimdir ama şuurum yerinde değildir.

Ben, kendisi olan ben değilim, o, kendisi olmayan beslendiği bir deryadır. Bir çok nehirleri yutmuş, yuttuğu nehirlerin dalğalarıyla tepiştigi zihinsel harmandır.
Bunun içindir ki; ben, kendi bedeni dışında ve bedensiz olabilirlikten mahrum bulunan bütün evrenin şuuru dışında başka hiç birşey değildir. Bedenin beni esrarlı bir gölge olayla meydana getirmediği gibi şuurun mümkün olabilmesi için kendimizi alemden ayırd etmemiz ve bu itibarla da sınırlanmış..


Hoşça kal aşkım
kal sağlıcakla
Birlikte yürüdük bunca yolu
birlikte geldik
Hoşça kal aşkım
kal sağlıcakla
Kal güzelliğinle
esenlikle mutluluklarla
Benim durmaya vaktim yok.
yüreğim burkulmadan gitmeliyim.
Hoşcal ciğer parem. hoşcakal
aklına geldikce
 Kadehin yap beni birtanem
 Bir ömür olsun ki
Senin için de  olayım

Yüreğimde karanlığın şavkını yak
Gece aşkın söylesin
beni an ben yoken 
Gün batarken - son ışıklara
Bakar gibi
hoşcakal yüreğmin sızısı
Beni uyandır aşkınla
her an kıyılarıma bir dalga gibi vur
Beni uyandır
sabahın seher yeliyle
hoşcakal aşkım hoşcakal.

ahmet çanta